• Şubat 2, 2026
    Bu Benim Habitatım
    ile ilgili yorum yok
  • Bu Benim Habitatım

    Ocak 31, 2026

    illüstrasyon Deniz K.

    30.01.2026

    Sevgili günlük,

    Ocak ayı bitiyor.
    Zaman, insana hiç sormadan ilerliyor. Günler bir taksimetre gibi art arda düşüyor ve ben çoğu zaman o hıza yetişemiyorum.

    Hava yağmurlu. Mutfak masasındayım. Henüz yatağın sıcaklığı vücudumdan çekilmemişken, pencerenin arasından sızan soğuk ayaklarıma değiyor. Kahve makinesinin mekanik sesi, martıların dağınık çığlıkları ve yağmurun cama vuruşu birbirine karışıyor. Sabah müziği gibi. Güne, böyle başlıyorum.

    Düşünmek bende nefes almak gibi.
    Bir eylem değil, bir durum. Zaman zaman bu süreklilik nefes darlığına benziyor. Geceleri aynı sorular dönüp duruyor; gündüzleri dikkati işe sabitleyerek ayakta kalıyorum. Odaklanmak bir kaçış değil, bir tutunma biçimi. Hayatın kendisini sorguladığım bir eşikten geçiyorum. Bu da beni zorluyor.

    Geçen gün derin deniz balıkları üzerine bir şey izledim. Okyanusun güneş almayan en alt katmanlarında yaşayan balıklar… Üzerlerinde insan bedeninin dayanamayacağı bir basınç var. İnsan o derinliğe inse, ezilir. Onlar ezilmiyor. Çünkü sert değiller. İç basınçları, dışarıdaki basınçla dengede. Hayatta kalmaları dirençten değil, uyumdan kaynaklanıyor.

    Onlar ezilmemek için sertleşmiyor.
    Biz ise çoğu zaman hayatta kalmak için taşlaşıyoruz.

    Taş olmak, incinmemek için katılaşmak demek.
    Duyguyu kapatmak, mesafe koymak, kabuklanmak. Dayanıklı görünmek uğruna hissizleşmek. Taş sağlam sanılır ama esnek değildir. Basınç arttığında çatlar. İçine hiçbir şey almaz; ne acıyı ne sevinci. Zamanla ağırlaşır ve olduğu yerde kalır. Taşıyamadığı şey, yükten çok hareketsizliktir.

    Ama derinlikte hayatta kalmak, taş olmakla ilgili değildir.

    Derinlik, suya aittir.
    Su sert değildir. Ezilmez. Çünkü karşı koymaz; şekil değiştirir. Basınç geldiğinde direnmek yerine yön değiştirir. Kırılmaz, bükülür. Gücü, katılığından değil, hareket edebilme becerisinden gelir. Hissetmeye devam eder ve bu onu zayıflatmaz; aksine varlığını mümkün kılar.

    Bu yüzden kendimi sertleştirerek korumaya çalışmıyorum.
    Dayanmanın katılaşmak olmadığını görüyorum.
    Hayat ağırlaştığında taş gibi susmak yerine yer değiştirebilmeyi,
    ezilmemek için sertleşmek yerine akabilmeyi seçiyorum.
    Hissetmeye devam ederek ayakta kalıyorum;
    içeriye kapanmadan ama kendimi de bütünüyle açmadan,
    kendi ritmimi ve kendi derinliğimi koruyarak.

    Derin deniz balıkları ışığı yukarıdan beklemez.
    Güneş onlar için bir ihtimal değildir. Karanlık bir eksiklik değil, doğal koşuldur. Bazı  insanlar da böyledir. Gürültüde değil, derinlikte yaşar. Görünür olmaya değil, içeride dengede kalmaya çalışır.

    Belki bu yüzden kimi insan yüzeyde rahat ederken
    ben derinlerde nefes alabiliyorum.

    Bu bir eksiklik değil.
    Bu, benim habitatım.

    Deniz K.

    Bu Benim Habitatım ile ilgili 2 yorum
  • Otobüs

    Ocak 19, 2026

    18 Ocak 2026

    Sevgili günlük,

    Gözümü Şanlıurfa’da açtım.
    Şehir merkezinin dışında, oldukça büyük ve süslü bir evde, üç kardeşin birlikte yaşadığı bir evin oturma odasındaki kanepede.

    Dün, Mardin’den Diyarbakır’a dönerken uçağımın iptal mesajını aldığımda kendimi çok kötü hissetmiştim. Tek isteğim bir an önce evime dönmek, ev konforumda olmak ve rutinime kavuşmaktı. Aslında dediğim gibi, esnek biriyimdir. Ama bu kez bedenim evi istiyordu.

    Mardin’de geçen hareketli bir günün ardından Diyarbakır’dan dönme hayali kurarken kendimi Şanlıurfa yolunda, şehirlerarası bir otobüste buldum. Tedirginliğim ve kaygım şoföre öyle yansımıştı ki, sürekli benimle iletişim hâlinde kaldılar. Beni otogardan otobüse bindiren Erkan’ın da tanıdıkları çıkması işleri kolaylaştırdı sanırım.

    20 numaralı koltuk…
    Bu numarayı sanırım hiç unutmayacağım.

    Yanımda Erzurum’dan Antep’e giden, eczacılık okuyan genç bir kız oturuyordu. Öğlen üçte Erzurum’dan çıkmış, gece ikide Antep’teki aile evine varacak olmanın yorgunluğunu ve sıkıntısını taşıyordu. Otobüsün her yerde durmasından, zaman kaybından şikâyet ediyordu. Zaten kaygısı yüksek olan benim için bu sözler daha da tetikleyiciydi.

    Bindiğimiz otobüs Mersin’e gidiyordu ama çevre illere uğrayarak yolcu indiriyordu. Yıllardır şehirlerarası otobüse binmemiştim. Çocukluğum geldi aklıma. İstanbul’dan Malatya’ya giderken, annemin ayak ucuna yatırdığı hâlimiz… İçilen sigara dumanından genzimizin yandığı o yolculuklar.

    Aklımda net bir görüntü var:
    Ayak ucunda sırtüstü uzanmışım, sigara dumanı görüş alanımda yükseliyor, bir bulut gibi şekilden şekle giriyor. Ben de o dumana bakıp hayaller kuruyorum. Şimdi düşününce, ayakları yere pek basmayan, hayalci ve duygu yüklü hâlimin kökleri çocukluğa dayanıyor.

    Otobüs oldukça sıcaktı. Kulaklığımı taktım, yol boyunca Ahmet Kaya dinledim. Ara ara dalıp tekrar uyandım. İneceğim yeri kaçırma kaygısı bedenimi bırakmıyordu. Gözlerim saniyelik kapansa bile kendimi zorla uyandırıyor, müziğe tutunuyordum.

    Nihayet Feridun Hoca’yla buluştuk ve eve geldik.
    Evde yaşayanların en büyüğü Elif Abla, annem yaşlarında. Çiçek hastalığı sebebiyle görme yetisini kaybetmiş. Elinde sarı bir iplikle ördüğü yelekle meşguldü. Feridun, fizik öğretmeni ve bir özel okulun sahibi. Diğer abla ise hayatını kardeşlerine adamış gibiydi. Yüzüne baktığında, o verici hâli hemen hissediliyordu.

    Gece saat bire kadar oturma odasında sohbet ettik. Çekyatı açıp yatağımı hazırladılar. Güne Mardin’de başlayıp gözümü Şanlıurfa’da kapattım.

    Yeni anlar, yeni hikâyeler…
    Bir sonraki güne.

    Deniz K.

    Otobüs ile ilgili yorum yok
  • Kar Yolu

    Ocak 19, 2026

    17 Ocak 2026

    Mardin–Diyarbakır dönüş yolundayız.
    Kar yağmaya başladı. Yol görünmüyor. Arabanın içinde bir sessizlik hâkim. Kar bastırdığı anda yolda kalmamız çok olası. Az önce uçağım iptal edildi. İstanbul’a gidememek ve tanımadığım bir şehirde kalmak fikri canımı sıktı.

    Normalde bu tür durumlara karşı daha esnek olurum. Ama bu sefer öyle olmadı. Yorgunluk ve uykusuzluk bedenimi ele geçirmişti.

    Mardin–Diyarbakır yolu şu an benim için yalnızca bir yol değil.
    Başka temsilî anlamlar taşıyor.

    Deniz K.

    Kar Yolu ile ilgili yorum yok
  • Merhaba Diyarbakır

    Ocak 19, 2026

    16 Ocak 2026

    Sevgili günlük,

    Diyarbakır uçağındayım. İlk defa Diyarbakır’a gidiyorum. Oradan da Mardin’e. Heyecanlıyım. Hem yaşayacaklarım için hem de başka bir coğrafyanın içinde kaybolacak olmanın verdiği his için… Sessizlik, yalnızlık, tanınmama hâli; güzel ve biraz da enteresan.

    Kulaklığımda Fazıl Say’ın Black Earth Op. 8’i çalıyor. Uçağın ön tarafında, üçüncü sırada, koridor tarafında oturuyorum. Yanımda kulaklığı kablolu, modern görünümlü bir kadın var. Kulaklığının kablosu sürekli eline ayağına dolanıyor; durmadan hareket hâlinde. Sanırım öğretmen. Ben iPad’imde çizim yaparken o da iPad’inden matematik soruları çözdü bir süre. Şimdilerde kitabını eline aldı.

    Cam kenarında sanırım Diyarbakırlı bir amca oturuyor. Çaprazımızda eşi var. Yanına bir erkek yolcu oturacak diye, o koltuğun yolcusu gelene kadar gözleriyle eşinin yanını kolladı. En sonunda yanına bir kadın oturunca rahatladı; gözlerini kapatıp başını yana yasladı ve uykuya geçti.

    Ben koridor tarafında otursam da gökyüzünün pembeliği yüzüme vuruyor. Uçak, güneş doğmadan kalkmıştı. Güneşin doğuşunu an be an, o küçük pencereden izleme şansı buldum. Bazı anlar gerçekten çok kıymetli. Gökyüzünün kaç renk geçişiyle doğduğuna şahit olmak paha biçilemez.

    Herkes benim gibi etrafını bu kadar incelemiyor tabii. Yolcuların büyük kısmı uyuyor. Bu da bir ihtiyaç elbette ama ne bileyim… Uykuyla harcadığım zamanlara bazen üzülüyorum. Sanki bir şeyleri kaçırıyormuşum hissi oluyor içimde. Çünkü zaman durmuyor.

    Saat 08.00’e yaklaşıyor. Tam bir saat sonra uçak iniş yapacak ve ben bilmediğim bir şehirde, tanımadığım insanlarla yürüyüp güne karışacağım.

    Merhaba Diyarbakır.

    Deniz K.

    Merhaba Diyarbakır ile ilgili yorum yok
  • Ocak 19, 2026

    10 Ocak 2026

    Dün güzel ve keyifli bir akşamdı; eski arkadaşlarımla buluştum. Zamanın araya girdiği, ama büsbütün koparamadığı bağlardan biri. Öncesinde Gülseren’le yarım saat baş başaydık.

    Gülseren benim için başka türlü bir dost. Yıllar geçse, hiç haber almasak bile; bir araya geldiğimizde sanki sadece bir virgül koymuşuz da oradan devam ediyormuşuz gibi bir hâlimiz var. Ona kendimi tuhaf bir açıklıkla yakın hissediyorum. Filtresiz.

    Gülseren, cevap vermeden önce seni duyan insanlardan.
    Dinlerken acele etmiyor, kelimeleri tamamlamıyor, araya girmiyor. Sadece orada duruyor. Bu da insana, kendini toparlamak zorunda kalmadan konuşabilme lüksü veriyor.

    Tertemiz bir kalbi var. Hayatı olduğu gibi kabullenişi, tekâmül seviyesine ulaşmış zihni ve aramızdaki o sessiz uyum… Hani olur ya; bilge insanlar vardır, gidersin, artısıyla eksisiyle anlatırsın. Yargılamazlar. Olduğun hâliyle kabul ederler. Sonra tercihi yine sana bırakırlar. Gülseren onlardan.

    Şimdilerde meğerse Ortaköy’e taşınma telaşındaymış. Bir kahve uzağımdayken, aramıza Marmara Denizi’ni koymuş. Olsun. Bazı bağlar mesafeyle ölçülmez. Birbirini anlayan ruhlar, araya denizler girse de birbirlerine dokunmanın bir yolunu mutlaka bulur.

    Gülseren ve ben gibi.

    Deniz K.

    ile ilgili yorum yok
  • Hassas Kalpler

    Ocak 19, 2026

    8 Ocak 2026

    Atölyedeyim. Fonda Zülfü Livaneli çalıyor. En sevdiğim türküyle, fırtınadan cama vuran sert yağmurun sesi birbirine karışıyor. Yağmuru seviyorum. İzlemeyi… Saatlerce, gri İstanbul siluetine yağan yağmuru izleyebilirim.

    Atölyenin penceresi çok büyük; tüm cepheyi kaplıyor. Ataşehir’in TEM otoyoluna bakan tarafında, gidiş geliş yapan arabaların ışıkları astigmat gözlerimde uzun çizgilere dönüşüyor. Bir tablo gibi. Ders sonrası dağınık masa, müzik ve şehrin içeriye sızan bu hâlini seviyorum.

    Atölyem benim yuvam. Dış dünyadan arındığım, her şeyi kapının dışında bıraktığım; ilmek ilmek, yıllar içinde ördüğüm sıcacık bir yer. Minicik gelip genç kızlara, genç delikanlılara dönüşen öğrencilerimle birlikte yol aldığım bir yuva. Bu sürede dost olduğumuz anne babalar… Çocuklarını alırken kapı arasından edilen sohbetler… Her şeyiyle yaşayan, yaşanan bir yer burası.

    Yine bir ders daha bitti. Bu yazıyı yazabilmek için kendimle baş başa kalacağım anları kovalıyorum. Çünkü çocuklar, ev hayatı ve günlük koşuşturma; insanın düşünmesine bile pek alan bırakmıyor.

    Günlerdir yazılar yazıyorum ama hiçbirini bloğumda yayımlamadım. Bazı şeylerin bana saklı kalmasını istiyorum. Galiba uzun zamandır alanımı fazla açtım. Sanki isteyenin, istediği zaman girip çıkabileceği bir yer hâline gelmiş gibi… Ama bunu kendime yapmayacağım. Etrafımdaki çembere herkes, sadece kendi istediğinde girmeyecek.

    Geçen gün Nihan Kaya’nın bir paylaşımına denk geldim. Şöyle diyordu:
    İyi, hassas, nazik insanlar; biri onlara mesafe koyduğunda hemen düşünürler: “Farkında olmadan bir şey mi yaptım acaba?” Sürekli kendilerini sorgularlar. Bir de bunun tam tersi vardır. Kendini çok iyi, hassas ve nazik olarak tanımlayan ama karşısındakinin koyduğu sınırı anlamamakta ısrar edenler… “Ben bir şey mi yaptım?” diye sormak yerine, sınır koyanı suçlarlar.

    Bu bence çok önemli bir gösterge. Zarar, çoğu zaman ilk gruptan gelmiyor. İkinci grup hassas değil; kendine hassas, bize değil.

    Ben de zaman zaman kendimi “Acaba farkında olmadan bir şey mi yaptım?” diye düşünürken buluyorum. Yıllarca hassas yapım yüzünden zarar gördüm, hâlâ da görüyorum. Sürekli bana “Güçlü dur, güçlü ol, bu kadar duygusal olma” denildi. Önceleri üzülüyordum. Güçlü ve sert olmak için kendim olmaktan çıkıyor, üzerime eğreti duran bir ceket giymiş gibi hissediyordum. Zaten beceremiyordum.

    Gece yatağa yattığımda sabaha kadar “keşke” deyip duruyordum.
    Artık bunu bıraktım.

    Ben buyum.
    Duygularıyla, hassaslığıyla var olan…
    Yolda gördüğü yavru kediye, hiç sebep yokken ağlayabilen…
    Sevdiklerine kredisi bitmeyen, kin tutmayan… Ve bana göre insanı insan yapan tam da bu özellikler.
    Ama ne yazık ki en çok zararı da bu kalpler görüyor.

    Deniz K.

    Hassas Kalpler ile ilgili yorum yok
  • Aida

    Ocak 19, 2026

    7 Ocak 2026

    Sevgili günlük,

    En son yazdığım yazının üzerinden tam yedi gün geçmiş. O ara kendimi blog yazılarımı güncel tutmak için durduramıyordum. Aslında arada yazılar yazdım ama onları paylaşmak istemiyorum. Belki bir süre…

    Dün çok güzel bir yerde yemekteydik. Aida… Michelin yıldızlı, sıcak bir İtalyan mutfağı. Ama bir yemeği güzel yapan, yemeği paylaştığın insanlardır. Çünkü ancak kıymetli bir sohbetle tadı damağında kalıyor.

    Birkaç hafta önce kırmızı bir elbise almıştım. Onu giyindim. Saçlarımı yukarıdan, çok da düzgün olmayan bir topuz yaptım. Sade bir makyaj ve işte, ortamın ambiyansına uygun bir hâl. Güzel bir akşam oldu.

    Arabayı Moda İlkokulu’nun bahçesine park ettim. Otopark fişini alırken görevli, “23.59’da burada olmanız gerekir, daha geç gelirseniz arabanızı alamazsınız,” dedi. Yani gece yarısını vurmadan dönmem gerekiyordu; yoksa her şey balkabağına dönüşebilirdi.

    Kimse balkabağına dönüşmeden mekândan ayrıldık. Herkes evine dağıldı. Bir daha ne zaman görüşürüz, bilinmez.

    Deniz K.

    Aida ile ilgili yorum yok
  • İçimdeki Deniz

    Ocak 11, 2026

    5 Ocak 2026

    Bugün sabah boğazımdaki ağrıyla tekrar uyandım.
    Yılbaşı ertesinden beri süregelen bir halsizlik ve hastalık hâli var üzerimde. Ama tabii ne naz ne niyaz… Sessizce yaşıyorum hastalığımı. İki gündür beni uyuşturan bir ilaç alıyorum. Uykumu oldukça getiriyor. Uyumakla bayılmak arasında bir yerdeyim; ne tam uyuyorsun ne de uyanıksın.

    Bu yüzden sabah okula gitmedim.
    Oysa beni bekleyen tonla iş var. Bunu düşününce omzuma bir ağırlık çöküyor. Ama bu yoğunluğu ben seçtim; sonuçlarına da katlanmak zorundayım.

    Sabah altı gibi uyandım. Salondaki çalışma masama geçtim. Masanın üzerine vuran sarı ışığın altında, hafta sonu yapmam gereken işleri tek tek, sırasıyla yapmaya başladım. Öğlende doğru tarhana çorbası, İspir fasulyesi ve yanına pirinç pilavı pişirdim. Akşama ben atölyedeyken, okuldan eve gelecek çocuklar için yemeği hazırladım. Yapılacakları toparlayıp atölyedeki dersime geldim.

    Kendimi iyi hissetmediğim zamanlarda, aksine daha iyi görünmeye çalışırım. Bugün de öyle yaptım. Elbise giydim. Beni tanıyanlar bilir, fular severim; elbiseme uygun olanı seçtim. Saçlarımı taradım, makyajımı yaptım. Hasta görüntüsünden uzaklaştırdım kendimi. Hareketli ve enerjik bir insan olduğum için, hastalığın yüzümde bıraktığı hâli sevmiyorum. Bu yüzden normalden bile iyi görünmeye çabalarım.

    Sanırım hayatımın her döneminde, içimdeki denizle dışarıdaki deniz hiçbir zaman aynı olmadı. Bunu bir zamanlar düşünce doktoruna söylediğimde, bana “İki Deniz’i de anlatır mısın?” demişti. Anlatmıştım. Artık görüşmüyor olsak da, arada sohbet arasında bana söylediği bazı şeyleri hatırlıyorum.

    İçimdeki deniz sessiz.

    Kuyucaklı Yusuf’ta, insanın en çok sessizlikte incindiğini anlatır Sabahattin Ali. Söylenmeyenlerin, söylenenlerden daha ağır olduğu o yerden bahseder.

    Bugün de öyle bir gündü.
    Ses çıkarmadım.
    Kimseye anlatmadım.
    Ama içimde bir şeyler ağırlaştı.

    Belki de bu yüzden hastalık insanı sadece bedenen değil, içten içe de yavaşlatıyor. Konuşmayı değil, susmayı öğretiyor. İçimdeki Deniz bugün kabarmadı. Dalga yapmadı. Sadece derinleşti.

    Ve ben, o sessizliğin içinde, bugünü böyle geçirdim.

    Deniz K.

    İçimdeki Deniz ile ilgili yorum yok
  • Aynı Tüylü Kuşlar Birlikte Uçar.

    Aralık 31, 2025

    monoprint Deniz K.

    Yatmak için uzandım.
    Saat gece yarısını geçti. Yılın son gecesini yaşıyorum.

    Yıllardır sosyal medya hesaplarımda beni tanımlayan küçük bir cümle durur: Her gün yenilenirim ben. Sabah uyandığımda doğarım, gün boyunca büyürüm ve akşam yatarken ölürüm.

    Benim için zaman, takvimden çok bir döngü. Her yeni gün, yeniden başladığım; öğrendiğim, deneyimlediğim, büyüdüğüm bir akıştan ibaret.

    Bu gece de, ölmeden önce…
    Uyumak için ihtiyaç duyduğum sessizlik ve karanlığı bir kenara bırakıyorum. Yalnızlığımla, yılın son gününü kutlamak için uyumadan önce kulaklık takıyorum.

    Daha önce hiç dinlemediğim bir müzik açıyorum.

    Sesinin güzelliği bir cümleye sığmıyor. Belki de bu yüzden susmak daha doğru geliyor. Müzik yeterince konuşuyor.

    Sözlerini anlamıyorum ama buna rağmen içimde bir yere dokunuyor. Sanki anlam, kelimelerin içinde değil de tınının kendisinde saklı. Bu da bana iyi geliyor. Anlamaya çalışmadan, çözmeden, sadece dinlemek…

    Bu kadar zaman nasıl karşılaşmadım diye hayıflanıyorum. Sonra duruyorum. Belki de bazı şeyler, insan ancak hazır olduğunda karşısına çıkıyor. Belki de karşılaşmak, zamanla değil de hâlle ilgili.

    Farklı iki kültür, iki ayrı yaşam…
    Nasıl olur da tek bir notada buluşur?
    Nasıl olur da aynı tınıda nefes alır?

    Alıyor işte. Bu gece bunu daha iyi anlıyorum.

    İnsanlar hayata farklı yerlerden bakabilir; ama hayat onları benzer bir yerinden incitmiş olabilir. Aynı noktadan yorulmuş, aynı noktada susmuş olabilirler.

    Okuduğum bir cümle geliyor aklıma; tam da buraya oturuyor gibi:
    “Aynı tüylü kuşlar birlikte uçar.”

    Ama buradaki “aynılık”, dışarıdan bakıldığında görünen bir benzerlik değil; rüzgâra birlikte dayanabilmeyi, aynı yükseklikte kalabilmeyi, yükselmeyi ya da alçalmayı birlikte göze alabilmeyi anlatıyor.

    İnsanlar da kuşlara benzer.
    Benzer yerden incinenler, dünyanın ağırlığını benzer bir noktada hissedenler birbirlerini tanır.
    Tanımak, uzun cümleler kurmak değildir. Bazen sessizliği paylaşabilmektir.

    Yıllarca “zıt kutuplar birbirini çeker” diye anlatılan şeyi dinledik. Evet, ilk anda farklı olan heyecanlı gelir. Ama zaman geçtikçe, dünyaya bambaşka yerlerden bakan iki insan yavaş yavaş birbirine yabancılaşır.

    Belki de ortak dil, kelimeler değildir.
    Belki yaşanmışlık, belki sezgi…
    Belki de sadece susmayı bilmek.

    Bazı karşılaşmalarda insan, anlaşılmaktan çok bulunduğu yerde kalabilmeyi önemsiyor.

    Müzik bittiğinde kulaklığımı çıkarıyorum.
    Gece hâlâ benimle. Yalnızlık da.

    Ama içimde bir şey yer değiştirmiş gibi. Adını koyamadığım bir yere dokunulmuş sanki.

    Yıl bitiyor.
    Ben biraz daha büyümüş,
    biraz daha susmuş,
    bir kez daha ölmüş gibiyim.

    Sabah olunca, yeniden doğacağımı bilerek gözlerimi kapatıyorum.

    Deniz

    Aynı Tüylü Kuşlar Birlikte Uçar. ile ilgili yorum yok
1 2
Sonraki Sayfa Sonraki Sayfa

WordPress.com’da Blog Oluşturun.

İÇİMDE BİR YER

“Sözlerin ve imgelerin içinden.”

    • Eser incelemeleri
    • Günce
    • Röportaj
    • Sanat notları
    • Şiir

 

Yorumlar Yükleniyor...
 

    • Abone Ol Abone olunmuş
      • İÇİMDE BİR YER
      • WordPress.com hesabınız var mı? Şimdi oturum açın.
      • İÇİMDE BİR YER
      • Abone Ol Abone olunmuş
      • Kaydolun
      • Giriş
      • Bu içeriği rapor et
      • Siteyi Okuyucu'da görüntüle
      • Abonelikleri Yönet
      • Bu şeridi gizle